Gündem

İktisat Kongresi’nin yıldönümünde ekonomik çözümler masaya yatırıldı

Ülke Politikaları Vakfı (ÜPV)’nın düzenlediği ‘1923 Türkiye İktisat Kongresi’nin Yüzüncü Yılına Doğru Türkiye Ekonomisi’ forumunda çok önemli konuşmacılar çözüm önerilerini paylaştılar.

İstanbul’da Grand Cevahir Hotel’de düzenlenen etkinlik üç ana oturumda gerçekleştirildi. İlk bölümde 20. yüzyılda alternatif kalkınma yaklaşımları ve Türkiye küresel ekonomi politikasında değişim, kalkınma söyleminde ekolojinin giderek artan ağırlığı ele alındı. İkinci bölümde; sanayileşme, yenilik politikaları ve dijitalleşme, tarımsal yapıdaki dönüşüm ve tarım politikaları, büyümenin finansmanı ve mega projelerini finansmanı tartışıldı. Son bölümde ise kalkınma sürecinde gelir dağılımındaki değişme, Türkiye’de işgücü piyasasının yapısal sorunları, yoksullukla mücadele politikaları ve temel gelir, toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları konuşuldu.

ÜPV’nin, İkinci Yüzyıl Konferansları serisinin ikincisi olan ‘1923 Türkiye İktisat Kongresi’nin Yüzüncü Yılına Doğru Türkiye Ekonomisi’ forumu Açılış konuşmasını ‘20.Yüzyılda Türkiye Ekonomisi’ başlığıyla Prof. Dr. Bilsay Kuruç gerçekleştirdi. Diğer Ana Tema konuşmacısı Prof. Dr. Şevket Pamuk ise ‘21.Yüzyılda Türkiye Ekonomisi’ni aktardı.

Ülke Politikaları Vakfı olarak, Cumhuriyetimizin İkinci Yüzyılına girmeye hazırlanmasından büyük bir heyecan duyduklarını belirten ÜPV Yönetim Kurulu Başkanı Avukat İsmail Doğan Subaşı Türkiye’nin yeni yüzyıldaki hedefleri neler olmalı ve bu hedeflere ulaşmak için hangi politikalar izlenmeli sorularına yanıt oluşturmak amacıyla İkinci Yüzyıl Forumları ana başlığı altında bir dizi etkinlik düzenlediklerini hatırlattı.

Geçen yıl Ekim ayında Devlet, Siyaset, Hukuk ve Demokrasi Forumu gerçekleştirilmişti. Bu defaki Ekonomi Forumunda ise ülkemizin ekonomisini sadece güncel değil, yapısal boyutlarıyla da tartışılması amaçlandı. Bu doğrultuda, alanının en saygın akademisyenleri arasında yer alan konuşmacılar birinci yüzyılın sonunda ülkemizin ekonomik performansını değerlendirdi ve ikinci yüzyılda bu performansın nasıl daha ileriye taşınabileceği konusundaki görüşlerini paylaştılar.

Doğan Subaşı, Şubat 1923’te Cumhuriyetimizin kuruluş döneminin ekonomi politikalarını belirlemek üzere toplanan İzmir İktisat Kongresinden 99 yıl sonra yapılan bu forumun bir başlangıç olduğunu, sonrasında çalıştay düzenleyecekleri bilgisini de verdi.

Ülke Politikaları Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Avukat İsmail Doğan Subaşı, ülkemizin geçmiş yüzyılını ve gelecek yüzyılını değerlendirmeyi, nabzını tutmayı amaçladıklarını vurguladı.

Tarkanlı Geççek vurgusu

Subaşı, “Türkiye birşeyler yapacaksa, bilgi birikimi ve beyin gücü üzerinden yapacaktır. Uyuyan Güzel’i uyandırma zamanıdır. Ülkemiz ve dünya hızlı ve sürekli değişiyor. Hayat standardı, mahalleler, köyler, kentler, evler… herşey dönüşüyor. Benim gençliğimde İstanbul Levent’te fabrikalar vardı. İşçilerin sıkça greve gittiklerini hatırlıyorum. Şimdilerde onların yerini plazalar, sanayi işçileri, onların eylemleri aldı. İnsanların kendileri, gelecek nesilleri için hak arayışları, umudu, daha iyi bir dünya arayışları için neler yapılmalı konusunda kafa yormalıyız. Teknolojik değişim ve bunun getirdiği yeni iş kolları önemlidir. Geçenlerde Çin’de yapay savcı yaptıklarını, kararlarının son derece doğru olduğunu okudum. Sınıflar arası ve coğrafi dağılımın adil olması yine önemli bir maddedir. Asgari ücretin artırılması, tarife ayarlamaları gibi geçici müdahaleler yerine kalıcı çözümler üzerine odaklanmalıyız. Türkiye’nin zaman kaybına tahammülü yoktur” dedi.

Ekonomiyi sadece ekonomi değil, hukukla, adaletle, ifade özgürlüğüyle bir bütün olarak görmek gerektiğini hatırlatan Subaşı, tüm etkileşimlerin ele alındığı bir kongre yapmayı amaçladıklarını söyledi ve Tarkan’ın çok konuşulan yeni parçasının “Bugünler geççek. Güzel günler gelecek” sözlerini tekrarladı.

Prof. Dr. Bilsay Kuruç: 

“21.yüzyıl Bilim Yüzyılı olacak”

Prof. Dr. Bilsay Kuruç, 20.Yüzyılda Türkiye Ekonomisi başlıklı İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresinin Türkiye için 20 yüzyıla giriş tarihi olduğunu, 18. ve 19. yüzyılların Osmanlı döneminde kaçırıldığını ifade etti.

Bizim için siyasi olarak 20.yüzyılın 19 Mayıs 1919’da, ekonomik olarak 1923’de Türkiye İktisat Kongresi ile başladığını, ifade eden Bilsay Kuruç, şunları söyledi: “20. Yüzyıl Türkiye için başlangıç, sonrası ve bitiş senaryolarından oluşmaktadır. İlk ikisinde dünyadan kopmadık, izledik. 1980 sonrası ise haydi biz de dünya ekonomisine katılalım dedik. Türkiye Cumhuriyeti bir köylüler ülkesinde kuruldu. Cumhuriyeti kuranlar yüksek bir entellektüelliğe sahiptiler. Geri kalmışlığın kalın kabuğunu kırmaya odaklandılar. Önce emek izlendi. Üreten köylünün efendimiz olmasına odaklanıldı. 1940’larda Köy Enstitülerini ve çiftçiyi topraklandırmayı durdurdular. Bu bloğun etkileri bugünlere geldi. Bunun için köylü toprağında kalmadı, şehirlere göç etti, ucuz emek halini aldı. 1954’den bugüne tarım yüzde 3 ve altında gidebilmiştir. Hem ekonomide, hem de siyasette bizi etkiledi.”

1960’larda çağdaş Anayasaya dayanarak haklarını öğrenen işçi sınıfının sahneye çıktığını ifade eden Bilsay Kuruç, gelirler arttıkça taleplerin de arttığını, kendi enerjimizi kendimiz sarj ettiğimizi, devralınan sermaye birikimi ile kopyalanarak öğrenilen teknoloji ile zamanla kendimiz de yapmayı öğrendiğimizi vurguladı.

“Osmanlı bize bilim vermedi, 20. yüzyıla girmek için cumhuriyet ve kadroları, tekonolojileri kopya etmek durumundaydılar. Bilimin desteğinde olmayan bir ülkede teknoloji kopya edilir. 60’ların getirdiği entelektüel kapasite, devlet planlama teşkilatı, kurumlaşmayı, ufka bakmayı öğretti. 1970’lerde dünya ekonomisinin hızlı gelişmesiyle yükselen fiyatları, petrol krizini görüyoruz. Fiyatların hızlı koşması enflasyonu getirir.

Sermaye sınıfının hoşnutsuzluğu sınırlanmayı sevmez, teşviki sever ama disiplin altında çalışmayı sevmez. Kendi üzerindeki kuralları sevmez, yavaş yavaş hoşnutsuzluk gösterir. Özel sektörün sermaya sınıfı olma boyutu büyür. 70’lerin başında gördük, 12 Mart darbesi ile gördük. Ama esas olarak 80’de gördük. Sermayenin sınıfsal olarak desteklediği bir rejim olarak gördük. Buralarda bize ait akılla düzenlenmiş politikalardı, dünyada da bu böyleydi. Ama onların üzerinde gitgide onları kucaklayan kapitalizm varlığı vardı. Kapitalizm de git gide büyüdü. Dünya 80’lerde yeni bir senoryaya girdi. 80’lerde başladı 2008’de bana göre çöküşle sona erdi.”

Ana politikanın dünya modelinin parçası olmaktan geçtiğinden bahseden Bilsay Kuruç, şunların üzerini çizdi: “Aktifde emek bir var. Bilgili ve donanımlı emekçinin sadece sanayi de değil fabrikaların yerine gelen iş merkezlerini de katarsak, bilgili ve görgülü emekçi stokumuz var. Bu emekçi stoğumuz örgütlenme sansına sahip değil. Çünkü ‘80 kesti. Girişimcilerimiz dünyaya çıktılar, dünyayı öğrenmeye başladılar.”

“Türkiye 21.yüzyıla girememiş bir ülkedir” diyen Bilsay Kuruç, OECD 2017 tablosuna göre 15-64 yaş arası nüfusun basit şeyleri öğrenme kapasitesinde Türkiye’nin sondan ikinci olduğunu belirtti. Kuruç, dört işlem, okuduğunu anlama, anladığını ifade etme gibi şeylerde yüzde 40’larda kaldığımızı aktardı. Buna göre bir becerisi olmayan nüfus da 25 milyon. Kuruç’un aktardıklarına göre, geniş eğitim ve işsizler stoğu için çözümler en önemli konu olmalı. Şu anda görünen teknoloji yaratmaktan yoksun bir özel sektör. AR-GE yapmıyor oysa 21.yüzyıl Bilim Yüzyılı olacak.

Prof. Dr. Fikret Adaman

“Büyüme çözüm değil”  

Kalkınmadan ne anladığımızla ilgili Paragitma değişikliğine ihtiyacımız var. Şu an büyümeyi anlıyoruz büyük ölçüde, bu büyümenin daha adil olmasını savunuyoruz. Son kertede ekonomi ile ilgili sıkıntımız işsizlik, enflasyon, ekonomik çözüm anahtarının büyümeden geçtiğine inancımız var.  Bir taraftan da bunu sorgulamaya da pek istekli değiliz. Sağ ve sol partilerde hep büyüme üzerinden giden söylem içinde. Bunu bir kenara bırakmak gerekiyor. Bu refah  mutluluk getiriyor mu sorusunu soralım. 1950’lerden sonra gelişmiş Avrupa ülkelerine baktığımızda mutluluk seviyesi aynı kalıyor. Daha çok arabası, şusu busu olmuş ama mutluluk seviyesi değişmemiş.

İkinci olarak ekolojik olarak sınırlara geldik. İklim krizi bir numaralı başlık ama diğer sorunlar da onun kadar önemli. Biyoçeşitliliğin azalması, toprak kirliliği… v.b. gibi karşımıza çıkacak sorunlar. Bir tıkanma varsa yeni bir paradigmaya geçmek zorundayız. Büyüme odaklı paragitmayı bırakmak zorundayız

Derdimiz ne, nereye gitmek istiyoruz belki felsefi bir soru, ekonomist olarak haddimizi biliyoruz ama bunu sormamız lazım. Bugünkü sorunun altında bir sentez var, bu sıkıntıların katlanarak artması kapitailizm ile başlıyor. Başarılı olduk şu kadar büyüdük, bu sağda da solda da var. Büyüme rakamı şu kadar baraj yaptık, şu kadar yol yaptık, daha sonra büyüme rakamları geldi. Bu işi yaparken ne gibi sıkıntılara kaldığımızı unutuyoruz. Bunu yeni baştan kurgulamamız lazım. Kapitalizm 20, 30 yıl sonra ne olacak derdinde değildi, buradan da yeşil ekonomiye, teknolojiye geçeceğiz şiarı üzerinden plan yapıyor ne kadar gerçekti. Casino kapitalizm den tutun neolibarel versiyonlara kadar çok farklı sistemler var. Ama şunu görmek lazım ki, kar amaçlı yapılan bir kurgulamanın sosyal ve ekolojik tanımı yok. Benim altını çizmek ve vermek istediğim mesaj bu büyüme kavramının sorgulanması, bir şekilde tekrar eleştirel gözle değerlendirmemiz gerekiyor. Ülkeler arasındaki farkların altını çiziyoruz, büyük uçurumların altını çizmek istiyoruz. Diğer taraftan hükümetlerin başarısını çok dar bir perspektiften bir rakama indirmenin çok yanlış olduğunu vurgulamak istiyoruz. Türkiye’de bu çok sorgulanmıyor. Bizim yarını, kalkınmayı düşünürken tekrar sorgulamamız gerekiyor.

Büyüme meselesine hakikatten kafa yormamız lazım. Evdeki emek yok, toplumsal cinsiyet eşitsizliği de var, diğer taraftan ne tarafa gidiyoruz felsefi sorusunu sormak gerek. Ekolojinin yönetişim ve dağılım meseleleriyle içi içe geçmelerine bakmak lazım. Bunlara yanıt vermezsek naif bir politikanın ötesine gidemeyiz ve büyüme ile sorunları çözemeyiz.

Prof. Dr. Evren Balta

“Türkiye’nin de yakın durduğu otoriter kapitalizme karşı muhalif hareket hızlanıyor”

Prof. Dr. Evren Balta, 21.Yüzyılda Küresel Ekonomik Sistemin Siyasal Dinamikleri başlığında bir konuşma yaptı. İnsanların güvende hissetmeyi, güvenli olmayı istediklerini belirten Evren Balta,  “Yarın yaşamaya devam edebilme güvenliği ve fırsatı istiyoruz. İktisadi sistemler bizi nasıl sarmalıyor, issiz kaldığımızda bize bakıyor mu, sağlığımızı koruyor mu, nasıl bakıyor, fırsat sunuyor mu, yanımızdaki yolu açıp o yoldan devam edebilirsin diyor mu gibi çeşitli konular çok önemli… Üç temel mekanizmamız var aile, devlet ve piyasa. Ne oluyor bu mekanizmaya neden köksüz ve her şeyin dışında hissediyoruz. Çünkü her şey değişiyor. Kadının iş gücüne katılması, yaşlı nüfusun artması, boşanma oranlarının artması v.b. gibi… Şu andaki durum kendimizi yitik hissediyor oluşumuz. Refah devleti olgusu son 30 yılda azaldı. Eşitsizlik, iş alanlarının azalması gibi sorunlar büyüdü” dedi.

Otoriter kapitalizm ve Demokratik Kapitalizm örneğindeki ülkeler arasında Türkiye’nin otoriter kapitalizme çok daha yakın durduğunu söyleyen Evren Balta, konuşmasında şunlara dikkat çekti: “Çin’in tipik örneği olduğu otoriter kapitalizmin unsurları arasında emek hareketlerinin bastırılması, sermayenin sistemle yürümesini görebiliriz. Bu sisteme karşı muhalif hareketler hızlanmaktadır. Avrupa’nın örnek olduğu demokratik kapitalizmde ise güvenlik ve fırsat eşitliğinin sağlanması çok önemlidir, ancak bu konularda son yıllarda sorun görüyoruz. İnsan güvenliğinin nasıl örgütleneceği, yeni tip modellerin ne olması gerektiği tartışılıyor. Eğitim fırsatın en temel parçası olmalıdır. Genişleyen yenilenen toplumsal sözleşmenin hangi noktada  olacağını belirliyor. Göç bunun en önemli bileşenlerden biri. İki tip göç var, sermayenin göçü, kültürel sermaye… Bu harekete herkes kapısını açtı. Parası olana, yeteneği olana kolay vatandaşlığa kapılarını açıyorlar. Bir de aşağıda kalanların göçü var. Hangi ülkede doğduğunuz sizin geleceğinizi belirliyor. Dünyayı fikirlerin değiştireceğine inanan biriyim. Bu tarz toplantıların bize öncülük ettiğini, kolektif kimlik yarattığını, bu kolektif kimliğin ne olduğuna dair, güvenlik ihtiyacını, çocuklarımıza fırsatların arttığı, hem ulusal hem küresel anlamda çok ortak noktamız olduğunu inanıyorum. Ne kadar felaket senaryoları yazılıyor olsa da ben umutluyum.”

Pof. Dr. Şevket Pamuk

“Demokrasimizi geri alabilirsek ekonomi de olumlu etkilenecek”

21.Yüzyılda Türkiye Ekonomisi başlıklı Ana Tema konuşmacısı Prof. Dr. Şevket Pamuk,  “Türkiye’nin ekonomisinin 21. Yüzyılda nasıl gelişeceği herşeyden önce 21. Yüzyılda siyasetinin nasıl gelişeceğine ve ekonomiyi nasıl etkileyeceğine bağlı. Gerçekçi olalım daha öncesi dönemlerde de siyasini etkisi pek olumlu değildi” diyen Şevket Pamuk, sözlerine şöyle devam etti: “Önümüzdeki dönemde daha sağlıklı bir ekonomi için demokrasi kurumlarının daha etkili olması, siyasette bazı alışkanlıkların değişmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Uzun vadeli gelişmeyi incelerken en çok uygulanan kişi başına gelirdir. Türkiye’de son yüzyılda 8-10 kat, son 70 yılda 6-8 kat kişi başına gelir artmış. Tabii aynı dönemde hemen her ülkenin attı. Mutlak olarak gelirin artması eksik ölçü olur. 19.yüzyılda Batı Avrupa ve ABD gelirlerden daha fazla pay alarak, diğer ülkelerle fark artıyor. Kore son dönemde çok hızlı gelişme gösteriyor, Çin son 40 yılda hızla yükseliyor. Buna karşılık İran ve Mısır’da bir yaklaşma görülmüyor. Türkiye ise arasında bir yerde yer alıyor. İran, Mısın örneklerine göre daha olumlu seyrediyor, yüzde 25’lerden yüzde 50’lere doğru yükseliyoruz. Buna karşı İtalya, İspanya, Kore bizimle farkı açıyor. Ortalamalara yakınız, ortalamanın biraz üstünde seyrediyoruz. Bunun yanına sağlığı, eğitimi, gelir dağılımını koyabiliriz. Diğer farklı ölçütlerle baktığımızda da çok değişmiyor. Ben bir Cumhuriyet çocuğu olarak soruyorum, hedeflediğimiz muhasır medeniyet seviyesine neden ulaşamadık? Niçin daha fazla başarılı olamadık? Hiç şüphesiz bunun dünya sistemi, dış dinamiklerle de etkisi var. Ama bizim siyasi sistemimizin ve siyaset yapış biçiminin etkisi büyüktür. Siyasetimizin yazılı olmayan kuralları başarılı olamadığımızın ipuçlarını içeriyor.”

“Siyaset farklı toplumsal kesimlerin kucaklanmasını, temsilini içeriyor. Ekonomik gelişme yolunda da değişik kesimlerin de kucaklanması, değişik kesimlerin becerilerinden istifa edebilmek çok önemli. Hukuk devleti olmak da bunun çok önemli bir parçası. Türkiye hukuk devleti olma yolunda yine güçlü değil. Son dönemde iyice yitirdik. Demokrasi askeri rejimlerin kurumu daha karmaşıklaştırdığını biliyoruz. Kısacası bizim 70 yıllık tecrübemiz aslında demokrasimizin zayıf ve istikrarsız olduğuna işaret ediyor” diyen Şevket Pamuk, siyasi sitemin sürekli olarak ekonomiyi etkilemesine de vurgu yaptı.

Her iktidarın kendi ekonomik olarak, yazılı olmayan kurallarının olduğunu yandaş kesime özel destekler sağlamak, kamu bankalarının kredilerinin kullanılması, ihaleler, ekonomiyi yönlendirmeyle ilgili süreçler v.b. gibi durumların sorun yarattığına vurgu yapan Şevket Pamuk, böylece ülke kaynaklarının verimsiz kullanıldığını hatırlattı.

“Gelinen noktaya baktığımızda iktisadı sonuçlar denildiğinde düşük teknolojili, sanayileşmesi zayıf ilerleyen, düşük ülke ekonomisi oluştu. Devlet müdahalesinin sanayileşmeye geç başlayan, geriden gelen ülkelerde çok önemli yeri var. Devletin başarılı desteği olmadan başarılı sanayileşme mümkün değil. Ama ülkemizde biraz önce dediğim, yazılı olmayan kurallarla da bizim devletimiz zayıf kof bir devlet. Çünkü devlet elindeki kaynakları verimli şekilde kullanamıyor. Son döneme ilişkin, aslında son dönem değindiğim daha önceki özelliklerin artık tavan yaptığı dönem, otoriter hükümet kruldu, hukuk devleti kalktı, yargı tek kişiye bağlandı. Ekonomik açıdan sonuçlara değinmek istiyorum. Tek kişiye bağlanan rejim, medya, rafa kaldırılan tek kişiye bağlı sistem ekonomi de güvensizlik oluştu. Asıl içeride daha fazla güvensizlik oluştu. Yatırımların seviyesi düşük, teknolojik seviyesi düşük, hatta sanayileşmenin milli gelir içerisindeki payı gerilemekte.

Faiz politikasının yanlış adım olduğunu söylüyoruz ama bu işin çok daha öncesi var. AKP dönemi izlenen politikaların güvensizlik yarattığı ve iktisadi gelişmelerin önünü tıkadığı görülüyor. Belki önümüzde yeni bir dönem bizi bekliyor. Türkiye yakın dönemdeki alışkanlıklarıyla mı yürümeye devam edecek, yoksa önümüzdeki dönem farklı mı olacak? Tarihte süreklilikler var ama kader değil.  Umalım ki önümüzdeki dönem Türkiye’de yeni bir fırsat oluşur. Demokrasimizi geri alabilirsek ekonomi de mutlaka olumlu etkilenecek. Sağlam temellere oluşmazsak bugünkünden daha iyi olacağı görülmez. Eğer yaşamakta olduğumuz sorunların bir bölümü tarihteyse güçlü bir demokratik rejim kurmak kolay olmayacak En azından başlamak gerekiyor. Toplumsal, siyasal mütabakat daha sağlıklı bir ekonomi için de olmazsa olmaz ön koşul. Bu yola çıkmak, bazı değişiklikler yapmak ve arkasında durmak gerekecek. 21 yüzyılda daha sağlıklı bir patikaya girmesi için. “

Prof. Dr. Halis Akder

“Yoksulluğun kökeni tarımdan kente göç” 

Tarımsal Yapıdaki Dönüşüm ve Tarım Politikaları üzerine bir sunum gerçekleştiren Prof. Dr. Halis Akder, “Kırsal nüfus 2020’de yüzde 6.8 düştü. İşgücünde tarım sektörü toplam payı sürekli düşüyor. OECD tarafından yayınlanan bir çalışmada Türkiye’nin yüzde 47’si ağırlık olarak kentsel, yüzde 20 orta, yüzde 33 ağırlıklı olarak yüzde 4’ü çok ücra kırsal olarak hesaplanmıştı. O ücrayı özellikle koydum. Sadece nüfus yoğunluğuna bakılırsa heryer kırsal çıkıyor. Büyük kentlere yakınlığına bakıldığında daha iyi, biz kendimize göre derecelendirebiliriz. Ankara’da hiç köy yok, kır alanı yok deniliyor oysa en basitinden arabayla dolaşıldığında kırsal kesim görülür. Tarımdaki koşulların zorluğundan şehirlere gidenler, oralarda da işgücü fazlası veya işsizliğe ekleniyor. 2021’de tarımın payı yüzde 6,1 istihdamda ise 7,1, gelirin düşüklüğü söz konusu. Geçmişte bu fark sanayileşme için potansiyel olarak düşünülüyordu.  İlk klasik kalkınma teorileri bunun üzerine kurulmuştu. 60, 80 arasında ithal ikame politikasını tercih ettik. Artık tarımda zorlanıp şehre gitmeleri aslında ilerleme değil gerileme getiriyor. Ben Türkiye’de yoksulluğun kökeninin tarımdan kente göç olduğunu söylerim hep.”  

 Miras işi halledilmemiş çok büyük bir arazi stoğu bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Halis Akder, göçmenlerin tarımda istihdam edilmesine ve COVİD salgınının tarımı etkilemesine de dikkat çekti. Bitkisel üretimin hep hayvansal üretimden fazlayken, 2009’dan bu yana hayvansal üretimin değer olarak öne geçtiğini belirten Halis Akder, “Destekleri nasıl dağıtacağınız açısından bu önemlidir. 50’lere kadar olan tarımla bugünkü arasındaki en büyük fark herşeyi ile içinde kendi içinde üreten bir sektördü. Çiftçi ile konuştuğunda en çok karşımıza çıkan şikayet konusu. Buralarda ithal ikamesi olur mu çok zor. Teknolojide traktör sayısı bir milyonu geçmiştir. Farklı bir makineleşme başladı. Hasat, dikim ile hassas ve dikkat gerektiren işler için makineleşme arttı. Çiftçilerin büyük çoğunluğu mobil telefon kullanıp internete bağlanıyorlar en çok ilgilendikleri konu meteoroloji. Tarım daha çok arz açısından baktığımız bir konu idi giderek tüketiciler ağır basıyor. Üreticilerin yüzde 56’sı gelirinden memnun değil. Yüzde 59’unun farklı bir geliri daha var. Herkese biraz anlayışıyla veriliyor destekler, odaklanma yok sonuçlar takip edilmiyor, yararlı olmayan alanlarda da devam ediyor. Çok gelişebilecek bir alan halen. Hindistan ve Çin çok ucuz işgücüyle devam ediyor. İlerde taze meyve ve sebze dışında pek bir çaremiz olmayacak. Avrupa teknoloji kullanıyor. Biz aradayız. Ekoloji bizde kısıtlayıcı olacak. İklim mücadelesi kısıtlayacak, potansiyelimizi etkileyecek birşeydir. Avrupa Birliği ile tercihli ticaret anlaşmamız var ve gümrük birliğine dahil olan kısım çok az” dedi.

Prof. Dr. Erol Taymaz

“Ekonomiden öte sorunlar siyasette düğümleniyor”

Uluslararası konumu, o ülkedeki ekonomiyi ve refahı belirliyor. Son 60 yılda çok değişmedi Türkiye’de. Sanayi ve teknoloji yapısı hangi sektörde uzmanlaştığını gösteriyor. Uluslararası iş bölümündeki yerini belirliyor. Her dönemin teknolojileri var. Bu nedenden dolayı Türkiye teknoloji, dijital değişimi sağlamak zorundadır. Sanayideki yapısal değişim, dönüşüm için uzun politikalar  uygulanmalıdır. 60 yıllık dönemde milli gelirlerimiz tabii ki arttı ancak Bu büyüme Türkiye’nin konumunu çok da değiştirmiyor. Türkiye çok değişti, gelişti ama dünya da değişti. Ortalamada kaldı. Olumlu yolda değişenler Çin, Kore ve Singapur. Çin en yoksul ülke iken Türkiye’ye yetişti, Kore 60’larda Türkiye’nin yarısı kadarken şimdi Türkiye’nin iki katı konumunda. Kongo, Madagaskar, Nijerya, Orta Afrika düşüşte… Türkiye dünya ortalamasında kalmış. Dış ticaretinde tarım ve gıda en çok düşen. Tekstil 70-80’lerde artıyor. Tarımı geçiyor. 90’larda en önemli sektör…  Sonrasında makine ve ulaşım en fazla. Orta teknolojiye bir dönüşüm var bu konumunu korumasını sağlamış.

BİT uzman istihdamı 2016 oranı en yüksek ülke Finlandiya. Türkiye en düşük ülkeler arasında gözüküyor. Türkiye maalesef dijital teknolojiye dönüşüm olarak çok olumlu bir pozisyonda değil. Sektörler arası koordinasyon sağlanmalı. Plan yoksa pilav da yok, alt yapı, işgücü, düzenlemeler, rekabet politikası, kamu girişimciliğinde dijital ve yeşil teknoloji kullanımı teşvik edilmeli. Tekstilde dijital dönüşüm gerekli. Dijital uçurum kapatılmadığı takdirde gelir dağılımı açısından olumsuz etkiler artacak. Kuryelerin en kötü koşullarda çalışması örneği gibi…  Kısa ve uzun dönemde kaynak dağılımını siyaset değiştiriyor.  Ekonomik sorundan öte sonuçta konu o ülkedeki siyasette düğümleniyor. 

Prof. Dr. Gülçin Özkan

“Türkiye’de dış borçlanma artıyor, risk yükseliyor” 

 Türkiye’de sermaye girişlerinin çok dik olduğu dönemlerde gayet güzel büyüme geliyor. Sermaye girişleriyle bu kadar paralel gelişme başka yerlerde de var ama Türkiye’de özellikle çok belirgin. 80’lerin ortasından itibaren finansal küreselleşmenin hıza arttığı bir grafikle karşı karşıyayız yükselen ekonomiler için çok önemli. Gelişmiş ülkelerde kriz var, yükselen ülkelerde de büyük bir düşüş var ama negatife düşmeden atlatıyorlar. Gelişmiş ülkeler kaynağı olduğu için çok şaşırtıcı bir şey değil. Kaynağı kendileri olmamasına rağmen kendilerinde de büyük bir düşüş görünüyor. Yükselen ekonomilerin dışa bağımlılıklarından merkez ülkelere de bağımlılıklarını görüyoruz. Gelişmiş ülkeler için sermaya girişlerinde çok büyük düşüş var. Üçüçü safhada toparlanıyor. Ama dikkat edersek kriz öncesi dönemle karşılaştırıldığında sermaye girişleri uzun dönem düşük… Oraya gitmeyen sermaye yükselen ülkelere girmeye başlıyor. Yükselen ülkeler kriz yaşadılar 2009’da ama gelişmiş ülkeler kadar değil. Daha sonrasında düşük faiz oranı ile sermaye oraya kaydı. Ama bağımlılığı çok açık gösterdi. Merkez ülkelere de bağımlılığı gösteriyor.

 Parasal gelişmenin sonuna da gelindiği belirtildi. Para politikaların sona ermesi ile çok sert bir iniş görüyoruz. Sonra yavaş yavaş farklı bir seyir görüyoruz. Merkez ülkelere bağlı olunduğunu da gösteriyor.

Döviz kurlarında da bunu görüyoruz. Çok oynak şekilde merkez ülkedeki politikalarının belirlendiğini görüyoruz. Türkiye’nin daha oynak olma dönemi o zamandan itibaren başlamış oluyor. Genel denge modelleri, tek tek bakmak yerine birbirleri arasındaki ilişkiye bakıyorsunuz. O etkileşimi iki ülke arasında da yapabiliyorsunuz. Finansal sektör ile reel sektör arasındaki modeller çok popüler. En büyük tepki, makro ekonomistlerin krizi görememesi idi.

Çok borçlanma riskiniz fazla ise borç oranınız artar. İç şoklar durumunda riskiniz daha çok artıyor, ama dıştan gelen krizlerde de sermaye gelmiyor riskiniz yine artıyor. Her iki durumda da geliriniz düşüyor. Düşük borçlanma ve yüksek borçlanma olarak bakabiliyoruz. Siz eğer  o krize düşük borçlanma ile yakalandıysanız daha az, yüksek borçlanma ile yakalandıysanız daha çok kaybınız oluyor.

Türkiye burada bayağı yüksek prim ödeyerek borçlanıyor. Ne yazık ki kötü durumdayız. Dış borç önemlidir. Son yıllardaki artışı gösteriyor. Dışarıdan alınan borç ne kadar çoksa risk o kadar yüksek olacak. Eğer büyümeniz dış finansa bağımlı ise, muhakkak gelmesi gerekiyor ama bundan bağımsız olarak herhangi bir şok Covid gibi beklenmeyen şokla da sonuç çok kötü. Çok da parlak olmayan gayet orta yolda büyüme ile bir üst düzeye çıkamıyoruz. 

Prof. Dr. Uğur emek

“İhtiyaçtan projeye değil, projeden ihtiyaca gidiliyor”

Beş yıldızlı otel standartlarında oteller, yollar, hastaneler yapılıyor. Her tercih bir vazgeçiştir. Türkiye’de sıralı aşısı olanların oranı yüzde 80 idi. Şimdi 60’a düştü. Eğer tercihiniz hasta etmemek ise hastalığı önlerseniz, tercihiniz beton ise şehir dışına şehir hastanesi yaparsanız. Tercihiniz eğitimin kalitesi ise üniversitelerin sıralamasını arttırmaya çalıştırırsınız, tercihiniz beton ise nefes alan herkesi üniversiteye alırsınız.

Türkiye gelişen ülke açısından proje büyüklüğünde birinci sıradadır. Dünyada 10 mega projeden 9’u kötüdür.  Osman gazi köprüsü Yüzde 70 proje maliyetinden şaşmış.  Isparta’da gördük, ne iyileştirme, ne geliştirme yapılmış. O trafo o yükü taşımaz, taşımadı. Kar yağdı, İstanbul Havalimanı kapandı, Isparta’da günlerce elektrik kesildi.

90’larda elektrik dağıtım işleri vardı. 2001 krizinde patladı. Hazine garantisini yasakladık. Kullanım düştü. Bu hükümet bunu keşfetti. Ödeme dönemi gelince ödersiniz. Cebinizde yaparken bir kuruş çıkmıyor, ama gelecek geldiğinde misliyle ödüyorsunuz.  Oysa önce ihtiyaç analizi yaparsınız. Şu kadar İstanbul da vatandaşı taşıyacağım. Bunları nasıl taşıyacağımızı tartışırlır, konuşulduktan sonra nasıl yapılacağı konuşulur. Bunun da analizleri var bu analizlerden sonra ihaleye çıkarsınız. Bizde bunların hiçbiri yapılmıyor. İhtiyaçtan projeye değil, projeden ihtiyaca gidiliyor. Şehir hastaneleri, İstanbul havalimanı tek pistle kurtulacakken, hayalin peşinden koşup havalimanı yapıyorsunuz, kargo şirketine bina yapmıyorsunuz, şehir hastaneleri şehir dışında, yolu unutmuşlar.

140 ülke üzerinde ülkelerin uzmanlarına  fizibilete analizini nasıl yapıyorsunuz diye sordular. Fizitibilete hazırlamada 24 ülke arasında 20. sıradayız. İhalede de şehir hastanelerinin yüzde 72’si dört şirkette, şirketleri sayabilirsiniz. Otoyolda, enerjide, şehir hastanesinde hep aynı şirketler var.

 Prof. Dr. İpek İlkkaracan

Mor ekonomi modeliyle cinsiyet eşitliği

Prof. Dr. İpek İlkkaracan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikaları konulu bir sunum gerçekleştirdi. Kadın-erkek eşitsizliğinde 36 puanlık fark görüldüğünü, bunun Avrupa Birliği ülkelerinde 10 puan olduğunu  belirten Prof. Dr. İpek İlkkaracan, sözlerine şöyle devam etti: “Kadının işte kalma süresi de düşük, yüzde 19’larda ne yazık ki. Kadın istihdamının tarım, eğitim ve sağlıkta yoğunlaştığını yüzde 50 olduğunu görüyoruz. Kadın yoksulluğu ötesinde kadın yoksunluğu var. 3’de 2’sinin kendi kişisel geliri yok. Erkeklerde ise bu oran yüzde 5. İnsan hakları sorunu olmasının yanında bu konular ekonomik büyümenin niteliğini de belirliyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği eşitlikçi politikalarla düzeltilmeli. Araştırmalar ev kadınlarının ağırlığının siyasette muhafazakar partilerin başa geçmesinde etkili olduğunu gösteriyor. Bekar kadınların yüzde 50’si iş gücüne katılıyor.

Bakım Emeği, Yeşil ekonomi,  Dijitalleşme kavramları üzerinde yoğunlaşmalı. Okul öncesi eğitim sektörü 720 bin yeni iş sağlıyor. İnşaatta ise bu oran 290 bin. Paranın nereye harcanacağı önemlidir.  Sağlık, sosyal hizmetler, eğitim ön plana alınmalı, böylece çarpan etkisi sağlanmalıdır.

Mor ekonomi konseptinin önemli olduğunu vurgulayan İpek İlkkaracan, yerelde bakım hizmetleri, sosyal hizmetler gibi alanlarda ilerlenilmesini işaret etti. Mor ekonomi, yeşil ekonomiyi de destekleyen bir yapı. 

Prof. Dr. Ayşe Buğra

Yoksul yardımı değil, Temel Gelir

Yoksullukla Mücadele Politikaları ve Temel Gelir başlığında konuşan Prof. Dr. Ayşe Buğra temel gelirin diğer standart yardım politikalarından çok daha fazla olumlu tarafı bulunduğunu belirtti. Prof. Dr. Ayşe Buğra şu bilgileri verdi: “Yoksul yardımları, sosyal politikanın ilk konusudur. Sosyal politika düşüncesi 16. Yüzyılda sosyal yardım politikaları olarak ortaya çıkmıştır. O günden bugüne kadar sosyal yardımları hak eden yoksul ihtiyaç tespiti konusunda dönüyor. Temel gelir ise bunlardan farklı. 18 yaşını bitirmiş herkese düzenli bir gelir sağlanması gerekir. Bunun zengin-yoksul herkese verileceği, zenginliği olanlardan vergilerle alınması esas.

18 yüzyıl Fransız devrimi sırasında buna benzer fikirlere rastlıyoruz. Temel gelir yerine vatandaşlık geliri terimi de kullanılabiliyor. 20 yüzyıl sonu neoliberal küreselleşme ile yoksulluğun yeni biçimler alarak temel sorun olması, gelişmiş ülkelerde tarım, kentleşme ile birlikte geleneksel bağların zayıflanması. Sorun sadece yoksul ülke sorunu değildi.

Yarı zamanlı veya geçici işlerin çoğalmasıyla yeni yoksulluk ve sosyal dışlanma ile düzenli gelir verilmesi ve hem yoksulların, hem sosyal dışlanma tehlikesi altındaki orta sınıfın topluma katılmasını sağlanması olarak düşünüldü.

Yoksullukla mücadele yöntemleri, politika sistemleri sorunu çözmekte ne kadar etkili sorusu daha çok sorulmaya başlandı. Covid döneminde daha da bariz şekilde ortaya çıktı. Acaba sosyal politikalarda asgari politikalar yerine yardım haricinde başka alanlarda da kullanılabilecek politikalar daha mı anlamlı olur konusu gündeme geldi. Amerika’da Biden paketi buna ilginç bir örnek Kalıcı olacak mı, olmayacak mı göreceğiz.

Temel gelir bir yoksul yardımı değil. İnsanlara siz yoksul olduğunuz için yardım yapılıyor denilmiyor. İhtiyaç tespiti yapılmıyor, yoksul damgası ortadan kalkıyor. Aynı zamanda bürokratik maliyet ortadan kalkıyor.  Bir aile yardımı değil. Bireye verilen bir yardım. Aileyi hedef alan yardımlarda özellikle kadınların eşitsizliği göz ardı ediliyor. Bireye verilen yardım kadını özgürleştirir. Bu açıdan da feminist düşüncelere de çok ilginç gelmiş fikirdir.

Çalışma ile ilgisi olmaması. Tembelliğe teşvik sorunu ortadan kalkmış olur.  İnsanları aç kalmakla, tehlikeli, sosyal desteği olmayan insana yakışmayan işleri red etmeyi getirir. Kriz anlarında ekonominin daraldığı zamanlarda bir otomatik istikrar mekanizması olarak olumlu bir etki yapar. Harcamaların çok fazla düşmesin, istihdamı azaltmayıcı etkisi vardır.

Sınırları var, sınırlar üzerinde düşünmek gerekiyor. Belirli bir destek verileceği, belirli bir düzeyde kazancı olandan vergi ile alınacağı konuşuluyor. Eğer kayıp dışı ekonomi yoğunsa zorlaşır. Belki herkese verilen değil de insanı aşağılamadan yapılan bir başvuru yapılabilir. Ama temel gelirin genel mantığından uzaklaşmış olursunuz.

Asıl önemlisi ise temel gelir tek başına yoksulluğu çözebilecek bir politika değil. Bunun yanında mutlaka çalışma hayatının niteliklerini düşünmek lazım. Toplu taşıma, konut politikası, bakım politikasını düşünmek lazım. Tüm bunların olduğu yerde anlamlı politika olacağını düşünebiliriz.

Asıl önemli olan bütün bunların ötesinde eşit yurttaşlık alanında ne söylediği, temel gelir düşüncesinin açtığı Covid  biraz toplum üstüne, toplumunu geleceği üzerine konuşuluyor. Makalelerde toplumsal sözleşme üzeinde yeniden düşünme zamanı diye yazılmaya başlandı. “

Prof. Dr. Haluk Levent

Doğu Avrupa seviyenden Afrika düzeyine iniliyor

Prof. Dr. Haluk Levent, Türkiye’de İş Gücü Piyasasının Yapısal Sorunları başlıklı bir konuşma yaptı.

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz. Sıkıştırıyor kaynak kısıtlaması, büyüme paragitmasının neredeyse imkansız hale gelmesi. Emek verimliliğinde hızlı yükseliş… Büyük işsizlik tehlikesi canlı emek üretim süreci dışına sürülüyor. Ana akım iktisatçılar yeni işler yaratarak ikame edeceğini bunun geçici durum olacağını tekrardan istihdamın toplumu kapsayacak şekilde karşılayacağını söylüyorlar. Ben yıkımın yaratıcı olduğunu düşünmüyorum.

İşgücü piyasalarından ortaya çıkan güvensizlik, sıfır saatlik kontratların yaygınlaşması, bir tür esnaflaşma ancak iş varsa çalışma olduğu, aynı zamanda sosyal güvenceleri ortadan kaldıran bir kontrat. Toplam çalışma saatlerinin de azalma görüyoruz. Ama bu bizim tercih ettiğimiz tarz olmamakta. Sonuç hızla artan eşitsizliktir. Eşitsizlik artış hızları normal hızla kıyaslanmayacak ölçüde yüksek. Ekonomik, siyasi istikrarsızlık,  İç göç, azman metropol İstanbul, artık yaşlanan bir nüfus, dış göç…  Eğitimde farklı dünyalar. Teknolojik dönüşümün ihtiyaç duyduğu yetkinlikler, problem çözme, analitik düşünme, yaratıcı düşünme, eleştirel düşünme, takım çalışmasına yatkınlık. Siyasi istikrarın ihtiyaç duyduğu yetkinler, uyum, kabullenme itaat, bireysellik. Onların neredeyse zıttı denilen şeyler.  

Bölgeler arası dengesizlik, geniş doğu Marmara, İstanbul, tüm kıyılar, Ankara ve iç Anadolu, Doğu son derece farklı. En gelişmişi doğu Marmara, Kocaeli…  Doğu Avrupa ülkeleri seviyesindeyken Doğu dediğimiz bölge ile büyük bir farklılık var. Doğu Avrupa seviyenden Afrika düzeyine iniliyor. Bunların ortalaması aslında hiçbirini yansıtmıyor. Bölgeler arası farklılığın demokratik dönüşümü hep bir yerde tutmamız gerekiyor.

Kendi işin yapanlar denizi. 4 milyon civarında kendi işini yapan insan var. Stok ve akım yaklaşımı, işgücünün yapısı değişiyor. Sorunları anlamak için değişimin yönünü kavramak gerekiyor. Önemli sorunlar var, işgücü katılımı çok düşük. İşsizlik oranı görece yüksek. İstihdam kalitesiz. Önemli sorun alanları var, kadınların durumu, gençlerin durumu, bölgelerin durumu, ücret yapısı, vasıf yetersizliği ve uyumsuzluğu. Asgari ücretle bu kadar çalışan nüfus dünyada görmek çok zor 30 milyon bir iş gücü var. Pandemi var. Normalde 5 milyon. Sanayi 6 milyona doğru geldi.  4 milyon işsiz var. Genç işsizlik oranı yüzde 28 oranında.

Eğitim ayırımında bakacak olursak esas eğilimin yüzde 16’dan yüzde 28’e geldiğini görüyoruz. Kadın işgücünün özellikle kadınlarda yüksek öğretimin mezunun artmasıyla bunların da işe girmesiyle evde bakım ile çok alakalı. Kadınların aldıkları hizmetler bu hizmeti almayı karşılamıyor. Üniversite mezunu kadınlar karşılıyorlar. Evlenmeden önce çocuk söz konusu olmayınca iş gücü piyasasına katılım eğilimi taşıdığını görüyoruz. Kadınların yükseltilmesi çok önem taşıyor. Bakım sağlanınca katılım artıyor.

İşi olmayanlar olarak baktığımızda Türkiye’de çalışabilen nüfusun yarıdan fazlası işi olmayan kategorisinde bulunuyor. Bu çok yüksek bir orandır. Gelişmiş ülkelerde yüzde 20 oranındadır.  Pandemi bunu derinleştirdi, gelmekte olan büyük bir şoku biraz öne çekti.

Eğitim düzeylerine göre-kadın erkek ayrımı yüksek öğretimde en düşük erkeklerin arasında, kadınlarda da iki katına ulaştığını görüyoruz. Eşitlik olarak istihdam kabiliyetini arttırmıyor.

Gençlerin işsizliği ile ilgili bir problemimiz var. Genç kadınlarda yüzde 28 gibi bir oranda. erkeklerde yüzde 18 gibi çok önemli bir genç işsizliği ile karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. Üniversite mezunu olduktan sonra da iş bulma zamanı uzuyor.

Eğreti istihdam bu kavramı geliri içermiyor. Bu ay işim var önümüzdeki ayda devam edemeyebilirim düşüncesi… Yüzde 30’lar civarında önümüzdeki ay işe devam edemeyebilir. Bu tramvatik hal. Üniversiteli sayısı artıyor. 2 kat maaş alıyorlarsa 1.5 kata indi.   Aktif işgücü politikalar çalışmıyor. Herkesi küçük girişimci yap, şirketlere fon aktar, istihdamı korusunlar.

Teknoloji üretmek çözüm gibi sunuluyor ama iyi bir merkez kurmayı gerektiriyor. Bu çok kısa vadede yapılacak bir şey değil. Güvensizliğin ortadan kaldırılması, serbest zamanın arttırılması, toplumsal olarak örgütlenmesi gerekiyor. 

Prof. Dr. Öner Günçavdı

AKP kaynak tüketen sektörlere ağırlık verdi

Kalkınma Sürecinde Gelir Dağılımındaki Değişme konulu konuşmasında Prof. Dr. Öner Günçavdı, “Gelir dağlımı bozuldu. Bu sadece bugünün sorunu değil, özellikle gelecekte iktidar olabilecek siyasi anlayışlar önünde problem oluşturabilecek bir durum. Asıl sonuç, siyasi kadroların aldığı kararların sonucu. Karar alırken ihtiyaç duyulan kısıtlamaların da farkındalığının arttırılması gerekiyor. Geçmişte nasıl yapılıyordu, Akp döneminde nasıl yapılıyor, ve nasıl yapılmalı 21 yüzyılda” diyen Prof. Dr. Öner Günçavdı, bu konudaki bilgileri aktardı.

Temel gelirin önemi var, yoksulluğun giderilmesinde yeri var. Asıl yoksulluğu doğuran süreçler ekonomik politikalardır. Çünkü siyasi kadroların refah arayışı var çünkü insanların var. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrası refahın kaynağı sanayi de aranırdı. Bunun uygulanması her ülkede ülkeye farklılık gösterir. Tekeli elinde bulunduran devlet, ekonomideki sermayeyi istediği gibi mobilize edebiliyordu.

Türkiye’de 60’lardan itibaren güzel bir şeklide idare edebildiler. En önemli zorlama fiyatlar üzerindeki kontrolün ellerinden kalkmasıdır. 1970 önemli bir dönemdir altından serbest kura geçilmesi. Türkiye buna adepte olamadı. Yoksulluğu toplum içinde yayarak 80’lere kadar sürdürebildi.

1980’ler aslında sadece neolibarilizm uygulamaları olarak, ama sıkışmış bir dönemde çare arayan kapitalizmin çözüm arayışı olarak dönüm noktası, onun temel prensibi ülkelerin kontrolü kaybetmeleridir. Dünyada arz fazlası yok. Sanayi kapasitesini yaratmanız için bir sebep yok. Alternatif olmayan bir dünya sunulduğunda, piyasanın ve uluslar arası rekabetin etkisi altına açık bir şekilde giriyorsunuz. 

Akp dönemi başlarda ucuza sağladığı kaynakları ülkeye getirebildi. Sanayi iki binli yıllarda yaratamadı. Alternatif bir alan yaratacaksınız. Akp İnşaat sektörüne, genel olarak hizmetler sektörüne ağırlık verdi. Kaynak tüketen sektörler. Bunun yapabilmenin imkanı vardı çünkü sermaye vardı, çünkü enflasyon düşmüştü, çünkü kur iyiydi. Akp kırsaldan gelenleri esnaf yaptı, kırsal kesimi de onların yanında işçi yaptı. Bu sanayisizleşme idi.

Reel kur yukarıya doğru giderken, yurtdışındaki yatırımcılar tir tir titrerken sanayiciler azalıyor. Sanayi üretimini hiçbir iktidarda yüzde 30lara çekelim hedefini koymamıştır. Türkiye ekonomisinin yüzde 60 hizmet sektörü var. Türk lirası para kaybettiği zaman bu sektörün payı yukarıya doğru gidiyor. Piyasa mekanizmasına dışarıdan destek alıyor demek.

Refahı esnaflıkta ve hizmette arayan bir iktidardı AKP. Hizmetler ve inşaat gibi ticarete konu olmayan faaliyetlerde tarım ve sanayi gibi faaliyetlere kıyasla çok daha hızlı bir değişim var. Bu değişim 2009 sonrası dönemde hız kazanmış görünüyor. Bu kolay. Sanayi zor, yeşil ekonomi var, eğitim var, dijital merkez var. Ama esnafa ver krediyi, işi yapsın kolay yol.

Yoksulluk oranı artışı milli gelir artışı ile büyüme kimin için nimetler yaratıyor. Eşitsizliğin zaman içindeki seyri, 2009’da bir şekilde gelir dağılımını iyileşirdi. 2017 yılından sonraki süreçler dramatik bir ayrışmayı gösterir.

Hibya Haber Ajansı

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu
Kapalı